BİR SÜRGÜNÜN ALFABESİ Şiiri
BİR SÜRGÜNÜN ALFABESİ
Hüznüm
Cizre surlarında rüzgârın emzirdiği bir yalnızlık,
Açlığım
Fırtınada unutulmuş bir buğday tanesi,
Sabrım
Munzur’un gözelerinden sızan bin yıllık dilsizlik
Korkum
Sınırlara gerilmiş dikenli tellerin soğuk pası
Ya bu göç kapısı bir daha açılmazsa Hevalo!
Yasaklı lehçelerin boğazımda düğümlendiği o eşikte
Sana hangi kelimeyle yürüyeyim?
Şimdi her ağıt, içimdeki bir sükûtun celladı
Oysa bir seni bildim Hevalo
Bir de kirpiklerinin ucundaki o amansız mülteci uykusunu
Henüz birkaç asırlık bir sürgün olsa da yokluğun
Bir seni bildim, bir de kimsesizliği…
Dilimde,
Kervanların arkasından yakılmış feryat makamı,
Aklımda,
Kâğıda dökülmeyen saklı alfabeler,
Yüzümde,
Bir maske gibi kuşandığım o kış güneşi,
Boynumda,
Kehribar bir muska bakışların
Yüreğimde
Karanlık kehanetlerin sancısıyla
İnancımı sınayan o mağrur gece
Gökyüzünün sırtındaki o kara hançeri
Mürekkebi kurumadan yırtılan
O hüküm kâğıtlarını,
Ve seni bilirim Hevalo
Kınından çıkan öfkenin
Tarihin hileli sayfalarına sızdırdığı kanı
Zemheri ayazında kurulan o dilsiz pusuları
Ölümün o kireç kokan,
Soğuk avuçlarını
Her şafak vakti namlunun ucunda duran sevdaları...
Bir seni bildim Hevalo
Bir de göğsünün ortasındaki o nar çatlağını
Yüzünün bir halkın uyanışına dönüşüp,
Gözlerinin isyanla barıştığını
Bir ben bildim
Sokrat’ın baldıran zehrine ne denli yakıştığını...
Bir seni bildim hevalo
Bir de mevsimlerin hep kışa durduğunu
Geçmişin o kırık aynalarından süzülen umudu
Yarına fırlatan Zincirsiz bir köle
Nehre kapılmış ters akan bir akıntı gibi
Kendi kıyılarımdan nasıl koptuğumu
Aşkınla,
Kendi yangınına koşan şaşkın bir pervaneyim Hevalo!
Varlığın o ilk hecesi
Bitişle başlayan o sonsuz döngünün son nefesi...
Kendi masalımda kaybolmuş bir gölgeyim
Zaman zarf
Gitmek fiil
Karanlık fail
Ben ise bu meçhul cinayetin öznesi
Kimse anlamadı gözlerindeki o dilsiz sığınma talebini
Bir intihar süvarisiyim,
Bir uçuruma âşık
Bir kırık güvercin kanadı
Yüreğinde yaralı,
Yüreğine aşık...
Oysa şimdi Hevalo,
Zamanın göğsünden tek bir saniye bile damlamazken
Hasankeyf’in sular altında kalan kalbi gibi
Diyar diyar batık bir kederden vuruyor saatler
Harran’ım, Palmirayım.
Yıkık ve tılsımlı bir acı tüneliyim
Bir depremin dilsiz çığlığı
Ağır bir hasret enkazıyım Hevalo!
Feryadımı bir rüzgâra satıp
Tanımlanamayan boşluğumla
Gecenin zikrine gizledim avazımı
Boynumda çözülmeyen bir düğüm gibi adın
Bir destanın en kederli dizesi özetinde
Her adımda dipsiz bir kuyuya çekildiğim
Yurdundan edilmiş bir Aras hüznündeyim
Anlatılmayan mitler adına
Mem û Zin aşkına Hevalo!
Mühürle dudaklarımı
Mühürle ki susarak öpeyim ruhundan
Yoksa sağ yanımda dinmeyen bir sızıyla
Ceplerimde firarımı taşıyarak
Göç yolları
Silinmiş kentlerin arkasında yatan o mutlak hiçlikle…
Kendimi avutarak
Kanayarak
Yalınayak bir Sahabe çaresizliğinde
Kokunun kaldığı o yıkık sarayların dehlizlerinde kaybolup
Kaderim gibi kör akreplerin
Taşlarını kemirdiği bir kervansaray olurum Hevalo!
Titreyen o zarif kimsesizlik,
Göğsüme bulaşmış bu amansız acemilik.
Hasret nakışlarıyla
Ruhunun zindanında dirilen bu beden neye yarar?
Yokluğun kıyamet olur Hevalo!
Yokluğun, Dersim dağlarında sırrı gömülü bir sürgün
Roboski’de donan çocukların sessizliğiyle
Başkaldıran,
Eğilmeyen yüreğimdeki o isyanı ezen zulüm olur...
Bir seni bildim Hevalo
Bir de senden geriye kalanı
Kendimi ve fukaralığımı
Kimliğimin aşk,
Yurdumun ise bir hiçlik olduğunu...
Ey dizlerine kapanıp hıçkıra hıçkıra ağladığım!
Saçlarını kederime,
Gözlerini bu sürgünlüğüme,
Gece kadar pürüzsüz bir ten
Güneşi utandıran esmerliğiyle
Yüzünü yüzüme mühürlediğim o adsız sevgili
Bilirsin aşk, sınırları reddeden bir ilticadır
8 kez okundu.